DÜŞÜNMEK EN BÜYÜK ERDEMDİR:

26 Mart 2012 Pazartesi

Ne için yaşanır?

    Haklı yalnızlık ve haksız yansızlıkların olduğu bir dünyada her şeye inat dik durmak lazım.Hayatı sorgulamanın çok ötesinde bir yeti tasavvur edin;her şeyin nedenini ve niçinini sorgulamaksızın kuşatıveren bir kavrayış.Kavga ve küfürün hegemonyasında boyun bükmeksizin,eğilmeksizin rıza göstermek her şeye.Şairler gibi yaşayanların ölümü şiirlerin ölümü gibidir.Şiirler beğenilmediklerinde,değer verilmediklerinde ölürler.Aslında hiçkimse gibi olmayanların ölüm sebebi,herkes gibi olmaya zorlanmalarıdır.
   Yaşanılan hayat kişinin gördüğü gibidir.Kişi ne görüyorsa dünyası da o kadardır.Etrafımız hayatı anahtar deliğinden izleyenlerle dolu,kapıyı açmayı akıl edenler ise yok denecek kadar az.Çevremizde gördüğümüz onlarca insanı sevilmeye layık görmediğimiz için kaybediyoruz.Oysa biraz önyargılarımızı aşabilsek,kazanan taraf biz olacağız.Yeni bir hayata dahil olacağız,yeni bir hayat kazanacağız.Dünyanın geçmişinden bugününe değin milyarlarca hayat yaşandı ve milyarlarcası son buldu.Bu hayatların hepsini öğrenme şansımız yok.Kimileri yaşanılan bu geçmiş ve şimdiki zamanın hayatlarını merak eder durur.Kafaları bu hayatların sorunlarıyla dopdoludur.Bu meraklarını gidermek için kitap okurlar,o kitaplardaki insanlara hayat verirler.Kimileri de(olanakları olanlar) farklı hayat şekillerini yaşayarak öğrenmeye çalışırlar.İnsanın aklına gelebilecek her türlü şeyi tecrübe etme uğraşındadırlar.Fakat bunların hiçbiri gerçek bir öteki hayata müdahil olmanın vereceği hazza eşdeğer mutluluklar sağlayamaz.Özellikle henüz filizlenmiş bir hayata.
   Kişinin erdemli olup olmadığını belirleyen şey bence kendine ait davranışları veya özellikleri değil,başkalarının onda gördüğü şeydir.Birisinin kendi içinden iyilik olarak gördüğü bir davranış diğeri için pekala kötü bir davranış olarak addedilebilir.Yaşamanın gerçek anlamı kendinden önce başkaları için yaşamaktır.Kişi kendi sahip olduğu birtek yaşamla onlarca hatta binlerce hayata müdahale etme kudretine sahiptir.Bireyciliğin,çıkarların ön planda olduğu dünyamızda böyle insanların adedi giderek azalıyor.Azaltılıyor demek daha doğru.Böyle insanları dışlayan,kendileri gibi olmaya zorlayan diğerleri tarafından azaltılıyor.
   İyi ve erdemli kişilere düşen misyon herşeye inat ayakta kalabilmek.Fırtınalara direnebilmek.Hayatın olanca zorluğuna rağmen bir şeyleri başarabilmek için bunlar şart.Fırtınalar koca ağaçları devirir ama küçücük bir çiçek o fırtınalardan sapasağlam çıkar.Yaşadığımız hayatta iyi ve güzel olan herşey mutlaka ama mutlaka kazanır.
  Fedakarlık bir ihtiyaçtır.Ne zaman ve nerede ihtiyaç duyulacağı belli olmaz.Bu yüzden şimdiden fedakarlık yapmak gerekir.Düşenin dostu olmaz gibi tabirler hayatlarında hiç fedakarlık yapmamış insanların kendileri için uydurdukları bir tür avuntudur.Düşenin dostu vardır.Siz de düştüğünüzde yanınızda dostlarınız olsun istiyorsanız;mümkün olduğunca çok insanın hayatına dahil olun ve onlar için en az bir fedakarlık yapın.Göreceksiniz karşılığı mutlaka gelecektir.

20 Mart 2012 Salı

Aşkın Akisleri

   Sevmek,Aşık Olmak
    Bu kelimeler adı konulamayan bir duyguyu gerçekten ifade edebilir mi?
İnanmanın getireceği sorumluluğu reddedip bu kavramı inkar edenler var.Günümüzde çoğu insan hayatlarını bir başkasının hayatına(kayıtsız,şartsız)endeksleme taraftarı değiller.Onlara göre hayat fiziksel bir metafordan ileriye geçemez.Sevginin ve aşkın doğasını ya da yaşamın hakikatini kavrayabildiğimi söyleyemem ama şunu peşinen söyleyebilirim;İnsan canlı bir organizma olmanın çok ötesinde bir varlıktır.Bilinçli bir işlevselliğimizin yanında,bütün canlılarda var olan içgüdülerimizden de yararlanıyoruz.Peki insanı insan yapan şey nedir?
  Benim gerçek anlayışıma göre insanı insan yapan şey 'Aşk'tır.Bu aşk genel geçer aşk tanımlamalarına sığan,basite indirgenmiş,hayvani hislere kılıf olarak kullanılan aşk değil hakiki 'Aşk'.
 Aşk Bağlılıktır
  Bu aşamadan sonra,klişe tabirle, aşkın türlerini oluşturduğu söylenen diğer aşkları bırakıp insana duyulan aşkı anlamak gerekir.Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ında müthiş bir bölüm var.O bölümde Şems Allah'ın hakiki dostlarından biriyle tanışma isteğini gerçek sevgiliye söylüyor ve bunun karşılığında ne verebileceği soruluyor.O da hiç tereddütsüz canını ortaya koyuyor.Canının ödülü olarak Mevlana ile dost oluyor ve canı alınıyor.Bu dostluğun buraya konu edilmesindeki asıl amaç; aşkın kaynağını sorgulamaktır.Aşk İlahi bir esindir.Aşkın İlahiliğinin ispatı saf ve temiz bir şekilde Allah'a duyulan bağlılıkta saklıdır.
  İnsanın mükemmelliğine gidilen yolda izlenen bütün adımlar geçmiş zaman derviş ve sufilerini hep aynı yere vardırdı:'Kayıtsız şartsız teslimiyet'.Öyle bir teslimiyet ki;neden ve sonuçların hiçbir önemi yok.Başa gelen bütün kötü hadiseler(ki böyleleri için kötü tanımı yoktur),çekilen çileler Sevgili'den geldiği için rıza gösterilirdi.Amaçlanan şey Yunus Emre'nin dizeleriyle de hayat bulur:'Cennet Cennet dedikleri/ Birkaç köşkle üç-beş huri/İsteyene ver onları/Bana seni gerek seni.
   Peki iki insan arasında Aşk'taki bağlılık hangi derecede olabilir?İlahi aşkın vecdiyle yananlar için aşk nasıl arzulardan vazgeçmekle mümkün kılınıyorsa,iki insan arasındaki Aşk'ta da bu vazgeçiş aşık olunan kişi için kendinden vazgeçmekle mümkün oluyor.Öyle ki bütün klasik aşk hikayelerinde hikayenin(genelde erkek) kahramanı öngörülebilir  tehlikelere rağmen Aşk yolunda bir an bile tereddüt göstermiyor.Aşık maşuğuyla öyle bir bütünleşiyor ve bağlanıyor ki artık ortada 'Sen ve Ben' kavramlarını kaldırıp sadece 'ben'e yahut 'sen'e dönüşüyor.Aşkın mükemmeliği de burda;iki ayrı ruhun bütün zaman ve mekan sınırlarını hiçe sayarak yaratılışın özüne dönmesi ve tek olması.
 Aşk Vazgeçiştir
   Aşık neden vazgeçer?Aşık bazen kendi benliğinden,bazen de maşuğundan vazgeçer.Mevlana'nın Mesnevi'sinde buna dair çok güzel bir hikaye var.Padişah ve Cariye'nin hikayesi.Bir aşığın Aşk'ın hakikati için nasıl sevdiğinden vazgeçebileceğinin çarpıcı bir örneğidir.Anlatılan bütün Aşk hikayeleri karşılıklı oldukları için sevilmiş ve dilden dile dolaşmıştır.Ama karşılıksız aşklar acı ve ızdıraptan başka birşey getirmez.Yaşamın garip cilvelerinden biri belkide;çok seven aşık,sevdiği başkasına ram olduğu için ondan vazgeçer.Bu vazgeçiş sevgiliden vazgeçiş değil 'Sen ve Ben'e yer olmayan aşığın dünyasında kendi ruhundan kopuştur.Sevdiğinin iyiliği ve göz aydınlığı için kendi istikbalinden vazgeçmek!Bu bencileyin aşkın en üst mertebesidir.Bunu yaşayan ruh gerçekten olgunlaşmış bir ruhtur.Mevla'nın sözleriyle:'Hamdım,yandım,piştim'
  Aşk suya yansıyan güneşin aydınlığında,suda görülen sevgilinin suretine duyulan özlemdir.Aşk sırf maşuk yaşıyor diye O'nun yaşadığı şehri sevmektir.Aşk ham bir ruhun olgunluk serüvenidir ve iyiki karşılıksız Aşk'lar var bu dünyada.

17 Mart 2012 Cumartesi

Yeni Bir Dünya

Tolstoy

    Eskiden iyiliğin gerçekten varolduğuna inanılan devirler vardı.Oysa şimdi hiçkimsenin iyiliğe inancı kalmadı.Nedensiz yere yükselen bir öfke kasırgası ufukları kaplamış durumda.Sevginin ve neşenin olmadığı bir dünya...
  Tolstoy'un romanlarını okurken geliveren bir ışık vardır,apansızın sarıverir bulanık zihinleri.İnancın ve yaşanmışlığın zirvesinde bir dehanın kağıda bıraktığı imgelerden fışkıran,içine kapanık,duygusal bir dünya.Henüz bir çocukken o romanlarla tanışmışsanız ruhunuz allak bullak olur.Tolstoy'un yaşadığı devirlere uygun olarak O'nun ruhunun karanlık dehlizlerinde gezinirsiniz.Tolstoy'un devirleri kimi zaman tam inançsız,kimi zaman imanın zirvesinde,O bazen artık umut dolu bir dünyaya inancını kaybeder,bazende umudun en büyük savunucusu olur.
   Burada tek tek eserlerinin fihristesini vermeye gerek yok.Başyapıtlarının ne tür bilgelikler taşıdığını merak edenler onları kütüphane raflarında bulabilirler.Burada bahsedilecek konu ise yazarın iç yolculuğudur.Bahsedilecekten kastım merak duygusunun yazıya dökülmesidir.Gerçekten de hep merak ederdim.Bir insan neden durup dururken içinde yaşadığı döneme ve topluma olan bütün inancını kaybeder.Kendisini çok yükseklerde gördüğü için mi?Hayır,kibir ve Tolstoy bağdaştılamaz.Öyleyse neden?
    Nedeni yazarın hayatında aramak,kitaplarının kronolojik sıralamasında akislerini yakalamak gerek.İslam eşiğine varmadan önce,yaşadığı çalkantılı dönemlerin ana sebebi içinde yaşadığı toplumdaki yaygın adalatsizlikti.Tolstoy'un hayatının artık simgeleşmiş ifadesi olan'Tanrı'nın egemenliği içimizdedir.''cümlesine bakalım.Bu söz öncelikle Ortodoks ruhban sınıfına ve Rus burjuvazisine karşı açılan bir isyan bayrağıdır.Burjuva doğmuş ama Mujik olarak ölmüş bir filozofun açtığı bir isyan bayrağı.Egemenliğinin kaynağını Tanrılarına dayandıran ruhbanlar ve burjuva sınıfı Tolstoy'un eserlerinde hedef tahtasındadırlar.Tolstoy'un halkı açlık ve sefaletten kırılırken gittikçe semiren bir kitle.Fiziksel ızdıraplarının ötesinde içinde bulunduğu toplumun ahlaki olarak yozlaşmasından ızdırap duyuyordu yazar.Hayvanlar gibi yaşayan,sadece başkalarına çalışan,ayık dolaşmayan ve inancı kalmamış bir nesil...Tabirimi mazur görünüz,'hayvan gibi yaşamak' bencileyin bir deyimdir.Yemek,içmek ve cinsi münasebet...Bunları neden yaptığı ve kaynağı hakkında düşünmeyen ve fikir üretmek çabasını göstermeyen idealsiz bir nesil.
    Tolstoy gördü ki:Bütün bunların sebepi cahil ve masum,hareketlerinin bilincinde olmayan.her daim kandırılmış toplum değil,onları yönetenlerdir.Yönetenlerin eleştirisini Savaş ve Barış'ta zirveye taşımıştır büyük yazar.Yönetenlerden sonra kilise,Diriliş kilisenin din algısına alternatif bir din algısı ortaya koyma amacı güder.'Tanrının ışığı(egemenliği)içimizdedir.'Yani Tanrı ile her insan bireysel olarak bağlantı kurabilir,ikinci şahıslara gerek yoktur.İslam'daki 'Allah ile kul arasına kimse giremez' ve Kaf Suresi 16.ayeti''Allah size şahdamarınızdan daha yakındır'' lafzı ile anlatılmak istenenlere
paralel bir anlayış olarak düşünülebilir.Tolstoy'un yolunun İslam ile bu yüzden kesiştiği düşünüyorum.
   Peki yazar neden hayatın kendisini konu almıştır.Birinci nedeni hayatı bütün yönleriyle,bütün yaşayan ve yaşanlarla,en ince detaylarına kadar merak etmesi ve incelemesi,ikincisi ise her yazarın içinde var olan bilinme isteği.O kafasının içinde kurguladığı,biçimlendirdiği dünyalara hayat verdi.Kendisi ile aynı yollardan geçmiş ya da geçecek olanlara rehberlik ediyordu.Yaşadığı buhranların sebeplerini belirtirken anlaşılamama kaygısını belirtmek gerekir.Çünkü ne yazarsa yazsın toplumu bir nebze olsun değiştiremediğini ve bir iyileşme sağlayamadığını görüyordu.Sanırım böylesi bir durumda kalması O'nu inzivaya zorladı.Filozof bu yüzden hayatlarını konu edindiği insanların arasına karıştı,onlar gibi yaşadı ve onların çoğu gibi kimsesiz(bir tren istasyonunda)hayata veda etti.
   Günümüzde Tolstoy'a benzer düşüncelere sahip insanlar var olabilir.Bu insanların toplumu değiştirme gayretleri çoğu zaman akamete uğrayacaktır.Düşünmeyen ve düşünmeyle zaman kaybetmek istemeyen bir dünyadayız.Herşey çok hızlı değişiyor ve güya gelişiyor.Bu çılgınca koşuşturmanın ortasında durup'Ben ne yapıyorum?Neden yapıyorum?Doğruyu ve iyiyi mi yapıyorum?'sorularını kendisine sorabilecek insanların omuzlarında yükselen bir Dünya...Bu bütün dinlerin,ideologyaların,felsefenin özünü teşkil eder.
   Yeni Bir Dünya tasavvur edebilmek için algıların değişmesi,yanılgıların farkedilebilmesi gerek.Bunun için de bütün kaplar boşaltılmalı,çünkü ağzına kadar dolu bir kaba yeni bir şey koyamazsınız.Bilmeyenin bilmediğini,cahilin cehaletini farkedebilmesi için;bilen ve bildiğin farkında olan insanlara ihtiyaç var.


14 Mart 2012 Çarşamba

Kavga Kültürü


     Geçmiş her dem geçmiş değildir.Nasıl insanları rahat bırakmıyorsa öyle de toplumların da yakasını bırakmaz.
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i tekerrür diye ta’rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?

Mehmet Akif bu dizeleri yazdığında elbette ki bu geçmişe bir imza bıraktığının farkındaydı.Söylenmesi gereken birçok şeyi bir çırpıda söyleyivermiş.Bugün içinde bulunduğumuz durumun en mantıklı izahı da bu dizelerdir.
   Ülkeyi yönetenler onlarca yıl boyunca hep aynı şeyi söylediler.''Türkiye bağımsız,bölgesinde ve Dünya da söz sahibi,süper bir güç haline gelecektir.''Bu sözler aşağı yukarı aynı şekilde sağ ve sol görüşten idealist,politize edilmiş gençliğin ağzından da defalarca döküldü.Farklı görüşten olmalarına rağmen aralarındaki farkın hiçte öyle büyütülecek bir boyutta olmadığını göremediler.Nitekim en sonunda hep bu sözleri onlara belleten erk ve siyasiler tarafından ezildiler.
   Peki aralarındaki fark bu kadar önemsizse neden diyalogla bunu aşamadılar,diye bir soru sorulabilir.
Bugün yaşananlarla aynı sebepten aşamadılar.Onlar da tıpkı bugünün toplumu gibi bir intikam,bir hınç kültürüyle büyütüldüler.Devlet kurulurken kendisine rakip gördüğü muhafazakar(islamcı) çevreleri laiklik gibi çeşitli bahanelerle tasfiye etti.Bunun altındaki ana sebep çok uzak olmayan bir tarihte İstibdatçı,Kanlı Sultan olarak gördükleri Sultan Abdülhamit ile olan meseleleridir.
   Sultan Abdülhamit devrinde de bu çevreler eliyle tıpkı Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki gibi bir takım zorlama ve siyasi ayak oyunlarıyla halkın hiç tasvip etmediği yenilikler ve devrimler yapılmaya çalışıldı.Fakat her devrim de olduğu gibi bu devrimde de yükselenler ve yok edilenler oldu.Devrim en sonunda amacından sıyrılıp kendi elit tabakasını ve onların yarı burjuva çevrelerini oluşturdu.Bu tür durumlara hiç alışık olmayan halk kitleleri rahatsızlıklarını çeşitli vasıtalarla;özellikle de o devrin siyasilerinin Sultan'ı göndermelerindeki en önemli silah yani basın yoluyla gösterdiler.Teferruata girmeye gerek yok merak edenler İttihat ve Terakki devrini araştırabilirler.Bütün yaşananlar neticesinde,kimler tarafından ve ne amaçla tertip edildiği hala tartışmalı,31 Mart Vakası yaşandı ve Sultan Abdülhamit devri kapandı.*
  O dönemin siyasi erki ve onların günümüzdeki uzantıları o hadiseleri ve yaşananları ajandalarına not düştüler ve asla unutmadılar.Osmanlı İmparatorluğu bir yıkım süreci yaşadıktan ve genç Cumhuriyet kurulduktan sonra,o ajandalar açıldı ve klasik yöntemler uygulamaya konuldu.Devrin yöneticileri ilk Avrupalılaşma tecrübeleri sırasında kendilerine ayak bağı olarak gördükleri,kimi zaman kendilerine gerçekten sorun çıkaran,muhafazakar çevreyi çözmek ve dağıtmak için;halkın onlara düşmanı yenmeleri ve İstiklali sağlamaları için verdikleri siyasi ve askeri erki kullandılar. Anlattığım dönem ve devamı olan savaş yıllarında yaşananlar adeta usta bir nakkaşın elinden işlenmiş ve çok büyük bir fikir üretim topluluğu tarafından uygulamaya konulmuş izlenimi veriyor.Çünkü o dönem ve sonrasında yaşananlar hep belirli çevrelerin emellerine ulaşmasını sağladı ve ezilenler hep aynı cephe oldu.Günümüzdeki gibi mistik topluluklardan değil,hıncını ve kinini içinde yüzlerce sene biriktirmiş bir 'taraf'tan bahsediyorum.Cumhuriyet'i kuranlarla şahsi hiçbir problemim yok ama onları tabulaştıran ve kurdukları sistemin bütün yanlışlarını onlara mal eden günümüz elitistleriyle ülkenin problemi var.İşte bunlar gerek Büyük Kurucu yaşarken ,gerek Milli Şef döneminde hep muhafazakar çevreleri hedef aldılar.
    Onlar halktan;Büyük Kurucunun ağzından da dökülen cümlelerden de anlaşılabileceği gibi** hep yüzlerini batının pozitivizmine,duygusuz hümanizmine dönmelerinin istediler.Fakat millet bütün diğer şark ulusları gibi bağlı bulunduğu inanışa sorguzca itaat ediyordu.Bunu aşmak için söylemlerinde ve eylemlerinde bazen şiddetin dozunu arttırmak bazen düşürmek gibi yollarla mücadele verdiler.Halkın içinden kimi çevreler daha ilk dalgada çözülürken,kimi daha çok mücadele vererek teslim oldu ve en sonunda geriye tam inanan,kendi tabirleriyle imanlı,çekirdek bir zümre kaldı.Bir benzetme yapmak gerekirse bu çekirdek zümre; peygamberler en zor durumda bulunduklarında ve terkedildiklerinde etrafların da toplanan en inançlı zümreye benzetilebilir.İslam tarihi ve öteki dinlerin tarihi araştırılırsa bu durum yakinen teşhis edilebilir:En sona kalan,önderlerini hiç şüphesiz takip eden bir avuç insan, bugün 5 kıtaya yayılmış ve1.5 milyar insanın mensubu olduğu bir dinin öncüleri oldular.

İşte böyle bir topluluğa karşı yapılan mücadele günümüze değin sürüp gidiyor.İlk başta izlenen sistem ve metot değişti.Siyasi erk zaman zaman kesintiye uğrasa da milletin ellerine geçti.Bu çevreler de buna uygun olarak yeni usuller ve sistemler geliştirdiler.1960-1980 arası dönemde*** o dönem Dünyasının ruhuna uygun olarak askeri yöntemler uygulandı.Yakın geçmişte ve günümüzde kalem erbabları ve hukukçular vasıtasıyla yürütülüyor.Fakat temel bir hataya düştüler kendileri bir şeyleri kutsallaştırdılar,kendi tabularını oluşturdular.Büyük Kurucu'yu takip edenler iyi bilirler ki O bağnazlığa ve bağnazca düşüncelere karşıydı.Dini de bir bağnazlık ve serbest düşünceye gem vurduğunu düşündüğü için geri plana attı!!(Resmi tarihte bize anlatılan tamamen budur).Fakat kendileri O'na ait olduğunu iddia ettikleri düşünceler ürettiler ve o düşüncelere saplanıp kaldılar.Bu çelişkili durum sık sık karşılarına çıkıyor.
  Günümüz de yaşananlar geçmişte yaşananlardan herhangi bir farklılık arz etmiyor.Yalnızca farklı olduğu izlenimini veren bir unsur var:Siyasi erk Cumhuriyet Tarihi boyunca hedef tahtasına konulan 'muhafazakar' çevrenin ellerine geçmiş gibi görünüyor.Bizzat bu akımın temsilcisinin ağzından bu çevrenin de bir kini ve hıncı olduğu anlaşılabilir.Tabi ki bu akım yukarda bahsedilen çekirdek zümrenin temsilciliği görevini üstlendiği iddiasında  değil fakat halk böyle düşünüyor.Asıl yerine getirmesi gereken misyonu unutup kin ve hınç peşinde koşmak bize geçmişimizden miras kaldı.Geçmişlerinin hatalarını tekrar tekrar yaşayanların başlarına ne geldiğinin örnekleriyle doludur tarih.Umarım ki ülkenin bu umutlu dönemi bir hesaplaşma havasında kaybolup gitmez.
  Biz  tarihi puslandırılmış ve yalnız başkalarının görmemizi istediği şeyleri görebilen bir milletiz.Asıl görmemiz gereken şey birlik duygusunun; hata oranını sıfıra indirerek değil ,hatalardan ders alınarak oluşturulduğudur.Siyasi erk geçmişte kendisine karşı yanlış yapan ve artık sönmeye yüz tutmuş bir elitist grupla hesaplaşmaya giderse hem onları palazlandırmış olur hem de asıl yapması gereken şeyler için zaman kaybeder.Onların tarihi bitti ama unutmayın ki nasıl büyük önderlerin etrafında çekirdek bir zümre oluşursa rakipleri etrafında da o zümreden oluşur.

*31 Mart Vakası'nı daha iyi anlayabilemek ve neden meydana geldiğini sorgulayabilmek için 6-7 Eylül ve Menemen Hadiseleri detaylıca  incelenebilir.
**Artık dönemin alamet-i farikası olmuş:''Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.''gibi sözler.
***İskender Pala'nın ''İki Darbe Arasında''kitabı darbe dönemlerine ve izlenen stratejiye ışık tutabilir.